Cuma, Mayıs 11

Urfa Sözlüğü


-A-

Abo: Hayret bildiren ünlem.

Misal:

“La Ustanbul’da bi bina yapmışlar, ellısekiz qatlı!”

“Abooo; kim yapmış yav!”

“Déyiler qelıpçisı Urfa’dan gétmış!”

“Abooo; yoxsa bı Nuri usta mı; hanı o bi gözı şaş!”

“Bilmiyem.”

“’Eynı de odır; çünkü qehvede déyidı ben Ustanbul’a gidecağam!”

Acıx: 1) Azıcık, birazcık.

Misal:

“Acıx muç édım lé; babay xéyrine olsın!”

“Hele o yanı gét; iki senedır günü güne satiysan, ha bögün ha yarın senı istedecağam déyisen...”

“É, tamam; gene déyem; sözümden caymış degilem ki; bögün-yarın istedecağam!”

“Söle valla?”

“Vah; ben ne vaxıt yalan söledım siye! Hé? Hele acıx bı yanı dön...”

“Tamam; hama bax, acıx ha, başqa yox!”

“Yav he he...”

2) Lütfen.

“Acıx biye borç vérebilir mısen Necati; telata günı verım qardaşıma!”

“Qusıra baxma Hecciy; bax bırda ne yaziy: Arxaaşiyza borç verirseyiz hem arxaaşiyzı hem de parayızı qeybedersız!”

“Yav onı qapitalizm söyliy?”

“Demax ki qapitalizm éyı bi şéymiş! Bize yannış aynatmışlar! Çay içi mısen?”

Ağ: Ak, beyaz.

“Ağ gün ağardır, qara gün qarardır!” (Urfa atasözü)

Ağız: Koyun, keçi gibi hayvanların doğumdan sonra sağılan ilk sütleri.

Aha: 1) ‘Eyvah’ anlamında ünlem. 2) ‘İşte’ edatı.

Ahenk: Uyumlu kişi, güzel arkadaş.

“Selami ahenktir yav, gensinı çox severem!”

‘Aqıt: 1) Akide şekeri. 2) Kadınların ağda malzemesi.

Ala: ‘Almak’ fiilinin 2. tekil kişi çekimi: ‘Al’.

Alamyon: Alüminyum.

Alatrik: Elektrik.

Alış-: Öğrenmek.

Misal:

“Bu qıziy nerden alışmış makyaj yapmağı bı yaşta?”

“Bilmiyem ki, zahar mektepte alıştıriylar!”

Alıştır-: Öğretmek.

“Acıx bu oğliya bi loxma terbiye ver Minever! Gelene geçene sebepsiz yere küfır söyli!”

“Ni yapım; babası alıştıriy!”

Alma-: Üstüne almamak. Arsız kişiler için kullanılır.

Misal:

Zemzem: Xéyriye, nedir bı oğliy béle cihsinmiş it kimin quduriy! Beyaxtan ‘ezyemın altına girmiştı gene!

Xéyriye: E, ni yapım, a sen söle!

Zemzem: Acıx birezım nesihet ét bacım, viii, bı nasıl oğlandır éle!

Xéyriye: Qız nesihet édiyem édiyem; hamma ne yapsam almiy bacım, ‘arsız olmış artıx! Babası üz véri ya!

Zemzem: Élesı zahar bına babası deyi get Zemzem dayzayın orasını bırasını kurdala!

Xéyriye: Niye deyi Zemzem dayzayın, éle olsa deyer get anayınkini kurdala, viii! Sen de qonışiysan qonışmağiy bilmisen! Mıxoooo! Adiy döşırle he vallahi, acıx rehet dur rehet! Çıx ordan!”

Altala-: (Derdi) azmak. Hastalığın ileri gitmesi.

Misal:

Kız: Vış Kemal, rengiy niye béle saralmış? Doxtora géttiy mı?

Kemal: Doxtor işi degil ki...

Kız: Ya?

Kemal: O günü siye dedim ya hanı, gel evimize gidax, kimse yox. Sen de gelmedi ya?

Kız: Ééé?

Kemal: İşte, ondan soyna altaladı!

Kız: Söle valla?

Kemal: Rebbime...

Kız: E, şindı eviyz boş mı?

Kemal: Boş. Niye sordiy?

Kız: Élese hade gidax...

Kemal: Esseh mı? E, gidax gétmesine, hama korxiyam gene déyesen evlenmezden olmaz molmaz, bı sefer daha beter altaliya!

Kız: Demem demem! Yassabur yallah!

Analıx: Üvey anne.

Ané: Anne.

‘Ankebut: (Arapça=Örümcek) Birilerinin başına çorap ören kişi.

Apar-: Götürmek.

Misal:

Anne: Nuri? Ala bı buxçiyı hemama apar. Qeyme dayzaya da söle kapının ağzındaki taxta qoysın!

Çocuk: Aney le; benı artıx hemama almiylar, déyiler sen böyümışsen!

Anne: Éle déyerlerse çıxat bülloyı göster genere. Söle baxın daha bi qırtik!

Çocuk: (Kendi kendine) He ya, éle édim ki sayeyde melmeketı terkedim! Üsteçellik bögün Behiye dayzenin qızı da orda! (Annesine) Ben aparmıyam, qıziy aparsın!

Araxçın: (Arapça-Farsça ‘arakçin’) Külah. Takkenin altına sarılan baş örtüsü.

Misal:

Araxçıniy qurama

Bi ox vurdiy bırama

Madam tebip degildiy

Niye baxtiy yarama.

Arca: Temiz.

Misal:

Kaynana: ‘Efferım siye ‘Anzılxa; asbapları saqqız kimin etmişsen; arca olmış hepsı!

‘Anzılxa: ‘Efferim’miş... Sebbehten beri it duriy ben durmiyam, bi tek ‘efferim... Demiy “ala bı pariy get sensiye Ucızlıx’tan bi asbaplıx al”, deyi ‘efferim!

As-: Ocağın üstüne koymak anlamında. Çayı asmak, yemeği asmak şeklinde kullanılır.

Misal:

Kaynana: ‘Enzılxa, bax ne sölyem?

‘Enzılxa: Sesiy yer altından gele beléykim! Söle anéy, ne deyisen?

Kaynana: Ben qonşiya gidiyem; sen de yimegı as!

‘Enzılxa: Zıhér yiyesen işallah, son yimegiy ola!

Kaynana: Éşitmiyem?

‘Enzılxa: Déyem tamam anéy, şindı asaram!

Asbap: (Arapça ‘esvab’) Giysi(ler).

‘Aşarat: Aşırı çirkin.

“’Aşarat sıfatını görmiy, bennen pehle quriy!”

Aşla-: (=Aşılamak) Ilıştırmak. Aşırı sıcak olan bir suyu soğuk su katarak ılık hale getirmek.

‘Avla-: Havlamak.

Kaynana: İt kimin ‘avlama; qax iş yap!

‘Enzılxa: Ben it degilem; ‘avliyan da sensen!

Kaynana: Ne déyisen aynamiyam, bi loxma bağır!

Axıtma: 1) Kadınların bileğine taktığı bir çeşit ziynet eşyası. 2) Atın alnındaki beyaz hat.

Axtar-: Bir şeyi bir yerden diğerine koymak, nakletmek.

Misal:

Kaynana: ‘Enzılxa, hele gel qazankebabını sehenlere axtar. Bılisen Hecı ‘emmiy quşqanadan yimek yimağı sevmiy.”

‘Enzılxa: (Kendi kendine) He ya! Heppiyz qerıp oldiyz başıma! Keşke oğıllarınan evlenmiyeydım. Deqqede bir; ‘Enzılxa ges yaxa, ‘Enzılxa aqıt yap; ‘Enzılxa yüznumarıya ibrıx koy...

Kaynana: ‘Enzılxa? Qız hade, senı bekliyem!

‘Enzılxa: É, é! ‘Enzılxasız qalasan he valla!”

Ayılt-: Gözünü açmak.

Misal:

“Ben senı ayıltmasaydım, o qızın arxasından gétmıştiy!”

“Siye ayılt déyen mı oldı oğlım; şindı ne xoş heç olmazsa bi qız otıriydı; bizbize şe’re kesiydıx!”

Ayna-: Anlamak.

Azıntı: Azmış; huzursuz olan.

-B-

Balax: Pantolon paçası.

Balbal: Ağzından köpükler saçan yetişkin deve.

Balcan: Patlıcan.

Balq-: Işık saçmak. Şavkımak.

Misal:

Neco: Mıço, o günü tetirbeyizde bi qız gördüm, ay kimin balqiydı Allahma!

Mıço: Adı nedı?

Neco: Sakine!

Mıço: Sakine benım bacım oğlım, ne déyisen sen!

Neco: Hé?

Mıço: Nasıl éle qonışiysan bacım hakkında vülan, öldürüm mı şindı senı!

Neco: Mıstafa, yav ben, ay kimin balqiy derken, nesnel bi saptama yaptım lo; meramım senı incitmax degildı, hele o pıçağı qaldır Allahisen! Mıstafa, qardaş...

...

Balma: İri üzüm tanesi.

Barla-: Bağırmak.

“Uşağa barlama, gece yatiyken altına işiy soyna!”

Barlan-: Küf tutmak.

Barmil: Bidon, fıçı.

Bastıx: Pestil.

Başlıx: Evlenmek üzere ailesinden istenen kız için ödenen bedel.

Batman: 8 Kg’lık ağırlık ölçü birimi.

Bayaxtan/bayaxlin: Demin.

Bazlamaç: Sac üzerinde pişirilen ince ev ekmeği.

Bazraqı: Bir çeşit sümüklü böcek.

Becis: Kötü kişi. (Farsça ‘bedcins’ten)

Bed: Kötü. Antipatik.

Bedrenk: Koyu renkli.

‘Kınıfır bedrenk olır

‘Eşqa düşen denk olır

İşallah başiya gele

Görürsen ne renk olır.’

Beğem: Gamsız. Uyuz.

Béfehem: Anlayışsız.

Beklı: Belki.

Bel’a: Diline kızgın şiş bastırma olayı. (Eskiden bir konuda yalan söylediği düşünülen kişiler şeyhe götürülür; bir ateşte kızartılan demir, şeyh tarafından diline sürülürdü. Zanlının dili yanarsa suçlu, yanmazsa suçsuz olduğuna inanılırdı.)

Misal:

“Yanı déyisen bı pariy ben almadım?”

“Allahma ki...”

“Tamam, élese Şıx Sodé’ye gidax, bel’a yapsın!”

“Hé? Yav ben bel’adan qorxiyam, olmazsa bi tene falçı arvat var, oriya gidax! Hem qehvemizı içerıx, hem de...”

“Niye qorxisan oğlım, almamışsansa zatana yandırmaz!”

“Babo tamam; ala parayı! Yassabur yallah, késemden veriyem ha! Nammısma ki...”

Bélbağı: Kemer, kuşak.

Beléykim: Böyle ki... Öyle ki...

“Allah caniy ala beléykim!”

Belle-: 1) Öğrenmek. 2) Hasta ziyaretine gitmek.

“Xeste bellemağa gidiyx, geli mısen?”

Belle‘e: Balçık, çamur.

“Qoşımeydanı’na gidiyken belle’iye saplandıx!”

Belleştir-: El yordamıyla aramak. Araştırmak. Bulmaya çalışmak.

Misal:

“O qaranlıxta cüzdaniy nasıl buldiy?”

“Elimnen belleştire belleştire...”

Bémıraz: Arzusu yerine gelmemiş, hevesi kursağında kalmış kişiler için kullanılır.

“Bizım Medine qeder bémıraz bi insan yoxtır!”

“Niye bémıraz; qolında bırdan bıriya qeder burmalı bilezık var!”

Benbiye: Kendi kendime.

Berrehle-: Keyif sürmek.

Misal:

“Gét bı oğlinan geliniye söyle, berrehlemesinler; daha biz yatmadıx!”

“E, cahallar ha, n’olmış bi loxma berrehleseler, viii!”

“Biz yatax soyna ne pox yilerse yisinler!

Bersim: Yonca; taze ot (hayvan yemi olarak kullanılır.)

Bes: Yalnızca.

Betre: Gözbebeği.

Bexteniz: (‘Midenüvaz’dan.) Maydanoz.

Misal:

Bextenız koydım aşa

Na’let gelsin oynaşa

İrelı şirin şirin

Soyna kaxallar başa.

Bezenk: (Bezemek’ten) Gösteriş. Düğün

Bı: Bu, şu. (Urfa’da ‘şu’ zamiri (veya işaret sıfatı) kullanılmaz. Onun yerine ‘bı’ şeklinde ‘bu’ sözcüğü kullanılır.)

Bıldır: Geçen yıl.

Bıllo: Çocuk dilinde penis.

Bıralıx: Burası.

Bıtır: 1) Fazlasıyla gelişmiş bir bitki (pıtrak). 2) Azgınlaşmış hayvan (bilhassa at).

Bıtırlan-: Azmak.

Bışe: Yağda kızartılarak yenen ince açılmış hamur ekmeği

Bi: Bir.

Bilene: Bile.

Bibı: Hala.

Birezım: Biraz.

Bişey ki: Yani. Hem. Olacak o kadar artık.

Biye: Bana.

Bizar: Umutsuz, bıkkın.

Bostana: Bir çeşit salata.

Bösböyük: Çok büyük.

Buğ: Buhar.

Bunca: Bunun kadar.

“Uşağiy emzirirsey iki bunca olur!”

Buxav: Bukağı. Kelepçe, pranga.

Buxavlan-: 1) Zincire vurulmak. 2) Yanmaya yüz tutmak. (Havlu, giysi vb eşyanın ateş önünde iyice ısınması.)

Buxavlı: Zincirlenmiş.

Bühtan: İftira, yalan.

Bükir: Bakir, saf, katıksız.

“Acıx biye bükir bi çay getir!”

Bürük: Yüz örtüsü, peçe.

Bürüklen-: Peçe takmak.

“Eksik, bürüklenmezden zuvağa çıxmaz!”

-C-

Cağ: Korkuluk. (Demir cağ)

Cahal (cahil): Genç, toy.

Camxana: Eski evlerde, içine çamaşır, sandık, yatak vs. konan gömme bölüm. (Farsça: Camehane: Çamaşır yeri.)

Cavan: Havan.

Ceberrut: Bir işi zorla yaptıran, zalim kişi.

Cef(t): Palamut meyvesi. Pelit.

Cemel: Duvar.

Cengerı: Bakır pası.

Cığa: Saç perçemi.

Cılata: Bakımlı, parlak kişi veya eşya.

Cılq: 1) Bozuk (yumurta için). 2) Densizce hareket eden kişi.

Cırtatan: Dövülerek sinüzit tedavisinde kullanılan yabani bir bitki.

Cırtene: Tutarsız kişi.

Cibin: Sivrisinek

Cibinlik: Sineklik örtü.

Cihsin-: Deli deli hareket etmek; kudurmak.

Cincıx: 1) Misket. 2) Züccaciye eşyası.

Cingana: Çingene.

Ciyp: Üstelik. Yetmezmiş gibi.

Colé: Köpek yavrusu.

Cuğap: Cevap.

Cullıq: Hindi.

Curın: Kurna. Hamamdaki küçük su havuzu.

Cücik: 1) Civciv, palaz. 2) Soğanın ortası.

Cünk: ( Farsça ‘künc’) Köşe.

-Ç-

Çaq: Çakı, küçük bıçak.

Çaqıştır-: Karşılaştırmak; kıyaslamak; dövüştürmek.

“Benım delemem senkinden eyı!”

“Gel çaqıştırax; baxax hangimizinki daha eyı!”

Çaqqal: Yaramaz adam. Üçkâğıtçı.

Çalğın: 1) Felçli. 2) Mecazen ‘beceriksiz’

Çalın-: Çok korkmak.

Çangal: Çengel. Kapıyı içerden kitlemek için kullanılırdı.

Çarp-: Dolandırmak.

Çarpana: Terlik.

“Çapıt başta çarpana ayaxta axşama çin zuvaxları geziy!”

Çatal: İki ucuna lastik bağlanarak yapılan sapan. Eskiden çocuklar küçük kuşları vurmak için yaparlardı.

Çaxşaş-: 1) Laçkalaşmak. 2) Eli-ayağı birbirine dolaşmak.


Misal:

“Gene ‘erabiy (=arabanı) vurmışsan deddo? Xérdır?”

“He yav; ne vaxıt o zalım qızı görsem, elim ayağım çaxşaşiy! Baxtım gene anasınan zuvaxta yeriler, ben de o sıra bi tükene girmişem!”

“Kimin tükenı?”

“Babasınınmış!”

Çenge: Çene.

Çerçı: Köylerde eşek yahut atıyla eşya satan adam. Seyyar satıcı.

Çéşme: Tuvalet, abdesthane.

Çetele: Konuşma fırsatı.

Çéynem (çiğnem): Ağızda çiğnenecek kadar.

Misal:

“Zelooo! Hele qax gét ‘ettardan bi çéynem qara saqız al gel biye.”

“Bi çéynem saqqız üçün té nérelere gönderiy benı...”

“Zelooo? Kimin adı Zelo?”

“É, é; gidiyem! Zelo’sız qalasan beléykim!”

Çekçek: Kesme. Üzüm suyunun kaynatılıp güneşte kurutulmasıyla elde edilen küp şeklindeki tatlı.

Çekiş-: Kavga etmek.

Çemren-: Paçalarını sıyırmak.

Çenet: Yan, taraf, bölüm. (Kapı çenedı).

Misal:

“La niye bı ifax kürsiyı getirmişsen; götümın bi çenedı havada qaldı!”

“Abé kürsı ifax degil, seniy götiy böyük!”

Çeppel: Sakar.

“Bı qız çeppeldır; quyıdan su çekerken qorxiyam içıne düşe!”

Çeppellıx: Sakarlık.

Çıngırlavı: Çıngırak, çan.

Çıra: Lamba, fanus, ampul gibi ışık veren cihazların tümüne verilen ad.

Çırpan-: Soyunmak.

Misal:

“Qız niye bele çırpanmışsan Zekiye; qışın qış gününde?”

“Bilmiyem Behiye dayzé; sanki béle bıramdan bi alav qaxiy!”

“Alav qaxiy? Élıse anaya söle, topal kor demesın senı bi herife vérsın!”

Çırpax: Çıplak.

Çıngı: Kömür ateşinden çıkan kıvılcım.

Çındır: Etteki sinir.

Çırnax: Uzun yırtıcı tırnak.

Çırpan-: Soyunmak.

Çıtırıx: 1) Çamur çisentisi. 2) Çirkef adam.

Çıx-: 1) Çekilmek.

“Qeymon geliy; o yanı çıx!

2) Çıkmak.

“ Abé o yanı degil de, bi ağaca çıxsam daha éyı degil mı?”

“Olır; dur ben senı çıxadım!” (Bi yumruk vurur.)

3) Bulaşmak.

“Abé begendi mı yaptıği Allahisen! Zuvağın bütün çamırı üstüme çıxtı yav!”

4) Benzemek, çekmek.

“Bı oğliy niye béle Medne; insan qarşısında çarşafnan bilene rehet otıramiy! Geliy oramı bıramı qurdaliy!”

“Babasına çıxmış, ni yapım!”

5) Yüksek perdeden hoyrat söylemek.

“Béle xoş bi xoyrat çıxarsay bi loxma neşşemız yerine gelir belki!”

“Abé çıxmasam da böyle ifağ ifağ söylesem?

“Oğlım çıxmadi mı xoyratın ne dadı olır!”

“He. Orası éle...”

6) Para vb. bir şey çıkarmak.

“Hele bi qaç qurış çıx, birer dürmik yiyax bizbize!”

Çıxat-: 1) Yapmak.

“Frenksuyı çıxattıx!”

2) Oldurmak.

“Gelin çıxattıx!”

3) Temizlemek.

“Ev çıxattıx!”

Çıxarı: Dışarı.

Çıxın: Küçük bohça.

Çıxış-: 1) Cebindeki paranın alacağı mala denk gelmesi.

“Bi ‘arsa alacağam, param çıxışmadı, acıx sende varsa?”

“Kefen param olsın!”

2) Birini azarlamak.

“Baxtım xam laf édiy, gensine éyı bi çıxıştım. Odır bıdır daha yannış yapmiy!”

Çigri-: 1) Çamaşırın yıkandıktan sonra yıpranması durumu. 2) Nefret etmek.

Misal:

Kayınvalide: Qız Xeco? Bu nasıl ges yaxamax; asbapları çigritmişsen?

Hatice: (Kendi kendine) Esas senden çigrimişem ben. Qaynana kimin başiya daş düşe he vallahi!

Çillek: Doymaz bilmez. İştahlı. Tamah
Çillik: Klitoris, bızır.

Çindik: Çimdik.

Çirtik: 1.) Oynarken iki parmağı şıklatma.

“Tiyatroçı adam zuvaxta çirtik çalır mı vülan; cem’et soytarısı mısan sen?” (M. Kuşçuoğlu’nun, oyuncu H. Yılmaz’a fırçasından bir cümle.)

2) Kertik. Küçük salkım.

“Açıx bi çirtik üzüm getir yiyim!”

Çirtikle-: (Düğünde) Oynamak.

Çillek: (Yemek konusunda) Açgözlü. Her gördüğünden yemek isteyen.

Çim-: 1) Yüzmek.



Misal:

“Çimmağa gidiyx, geli mısen?”

“Nerye?”

“Edeni’ye...”

“Adani’ya?”

“Edene oğlım, Edene...”

2) Yıkanmak.

Çim: Çim, çemen.

Çimdir-: 1. Fazlasıyla yetmek. 2. Yüzdürmek.

Çin: 1. Omuz. 2. -e kadar.

“Fazla güneşlendım; çinım yanmış!”

“Yanar tebii oğlım; axşama çin güneşin altındaydi bişey ki...!”

Çinçanax: Züccaciye malzemeleri

Çit: 1) Entarilik kumaş. 2) Ağaç dallarından yapılan korkuluk.

Çitele-: Çamaşırı elde ovarak yıkamak.

Çizo: Zayıf, sıska

Ço: At, eşek gibi hayvanları sürme sözü. ‘Deh’.

Çoban: Çıban. ‘Gözellıx’

Çor: Vücut zayıflığı, güçsüzlük. Grip hastalığı.

Çögen: (Farsça ‘çevgan’) Asa. Baston.

Çölmek: Çömlek.

Çömçe: 1) Büyük ve derin kaşık. Kepçe. 2) Küçük kürek.

Çörten: Su oluğu. Damların kenarına yağmur sularının akması için taştan veya tenekeden yapılan ark.

“Çörteniyz axmiy, su damda göl olır soyna!”

Çözyağı: Hayvanın bağırsakları üzerindeki yağ.

Çüt: 1) Çift-çubuk. 2) Benzer iki adet. ‘Bi çüt ayakkabı aldım.’

Çütle-: Çiftlemek; ikisini yanyana getirmek: ‘Ayakkabımı çütle, zuvağa çıhacağam.’

Çütleş-: Çiftleşmek, hayvanların cinsel ilişkide bulunması.


-D-

Dabaz: Kaşıntılı bir hastalık. Kurdeşen.

Dağ: 1) Piknik, mesire. 2) Yüksek tepe, dağ.

Dağdağan: Çitlenbik ağacı.

Dalaz: Toz kaldıran rüzgâr.

Dalda: Gölgelik; sığınılacak yer.

Misal:

Dalda yérı

Bülbül ol dalda yérı

Felek bi yérı yıxsa

Bıraxmaz dalda yérı.

Dam: 1) Evin çatısı. 2) Oda.

Dara: Tartım işleminde kabın ağırlığı.

Dara-: 1) Saç taramak. 2) Yayılmak, geçmek. (“Uşaxlara sakırğa daramış.”) 3) Kurşuna dizmek. 4) Aramak. (“Pulisler bütün mehliy daradı.”)

Dara-: İstila etmek.

“Bı Fato ne vaxıt evimıze gelse bize bit dariy!”

Daraba: Kepenk. Dükkân kapağı.

Daraxlıx: Pirzola et.

Darı: Mısır.

Darın: Güçlükle.

Dayre: Devlet kurumu.

Daz: 1) Tırtıkları veya tüyleri aşınmış zemin. 2) Kel. Dazlak.

Debbus: Ucunda bir topuz olan şiş. Bazı tarikat mensuplarının vecd (=trans) halindeyken vücutlarının belli bölgelerine batırdıkları şiş.

De‘é: 1) Ta’riz amaçlı takdir bildiren bir sözcük. Aslında hafife alınan bir davranışı görüntüde övmek maksadıyla söylenir. 2) Çocuk dilinde ‘kuş’.

Dé dé: Sonunda, giderek.

“Filmin başında qıznan oğlan qedim çekişiyler; hama dé dé araları düzeliy. Filmın sonında oğlan qızı çimmağa götüriy!”

“Nerye götüriy?”

“Balayına yanı.”

Dede: 1) Dede, büyükbaba. 2) ‘Arkadaşım’ anlamında bir hitap sözcüğü.

Dedo: Erkek erkeğe hitap sözü.

Degirmı: Yuvarlak.

Dehfe: Defa, kez.

“Ben deyem bı dehfe Ğassaray yener!”

Dehlız: Mahzen, bodrum.

Dehre: Küçük balta.

Deleme: 1) Topaç. 2) Tekerleği andıran, yuvarlak nesne. (Deleme pendirı)

Dellek: Tellak. Hamamda kese yapan kişi.

Demregı (veya ‘demlegı’): Bir cilt hastalığı (Egzama).

Denk: Sersem, avanak.

Déşil-: Mecazen ‘çok yemek’.

“Xéyr mı o qeder yisen; deşilecaxsan!”

De‘va: 1) Olay. 2) Sevgili, manita, kırık.

Déyene: -diği için.

“De’vasını gördü déyene iki deqqede bizı ektı!”

Dubbıx: Yapış yapış.

Dıkna: Küçük leke. Nokta.

Digdigiş: Kördövüş. Anlamsız kavga.

“İşiyz güciyz digdigiş; acıx iş yapın iş!”

Dilleş-: Münakaşa etmek, polemik yapmak.

Misal:

“Niye küsmüşsız Reco’nan?”

“O günü birezım dilleştıx!”

“Mevzu ne?”

“De’vasına mesac çekmiştım!”

Diş: Düş, rüya.

Dişle-: Isırmak.

Dolam: Çevirme/çevrilme sayısı. ‘Kaç dolam’

Don-: Üşümek.

Dojman (veya ‘dojjo’): (Fransızca ‘donjuan’) Kadınlara yakın olmaya çalışan ve şık giyinen erkek.

Dögın: Vücudun el, yüz, kol gibi belli bölgelerine iğne ile yapılan mavi renkli desenler. Dövme. Tattoo.

Döş: Böğür.

Döşır-: (=Devşirmek) Toplamak.

Döyıs: (Arapça ‘deyyus’) Boynuzlu, kodoş.

Dubara: Hile.

Düge: Erkek dana.

Dügürçı: Kız istemeye giden kişi veya kişiler. (Dünür.)

Dünegin: Dün.

Dürmik: Dürüm.

Düş- (veya ‘düşürmek’): 1) Yanılmak. Tongaya düşmek.

Misal:

“On kağıtlıx malı biye girmı lériya satmış!”

“Éyı düşmışsen!”

2) Denk getirmek.

“Aqlida olsın; kelepir bi şé düştı mı xeber ét!”

-E-

‘Ebétaran: Fesleğen. Güzel kokulu bir bitki.

‘Ecır: Hıyara benzeyen, içi oyularak dolma yapılan bir çeşit sebze.

‘Eciz-: Bıkmak, usanmak.

“Eskiden ne xoş her hefta bağa giderdiyz, şindı niye gémiysız?”

“’Ecizdıx artıx!”

Edığem: Hain.

Egleş-: Oyalanmak.

Misal:

“Heyatta otırmış ni yapisız éle?”

“Ni yapax; bizbize tosıné yiyip egleşiyx işte!”

Eksik: Bayanların ‘ortak ünvanı’! (Türkiye Türkçesinde ‘eksik etek’ şeklinde geçer. Doğruluğu, yanlışlığı bir yana; sözcüğün yaratılış nedeni, kadınların erkeklere oranla hem zihinsel, hem de fiziksel eksikliği olsa gerek. Zihinsel (=mental) eksiklik, kadınların hayatın ağır pratiklerine uzak oluşları ve çözüm üretme konusunda –erkeklere oranla- yetersiz kalmalarıyla ilgilidir. Fiziksel eksiklik de kadınların erkeklere oranla başta boy ve kas yetersizliğinin yanında, erkeklik organının yokluğunu da vurgulamaktadır, diye düşünüyorum.)

Elboş: Birinci, en baştaki. (Gülle oyununda birinci sırada oynayan kişi.)

Élese (veya ‘élesı’): Öyleyse.

Elif: 1) Arapçadaki elif harfi. 2) Gözbebeği.

Elle‘em: ‘Zannedersem’, ‘bence’ gibi anlamlarda kullanılır.

‘Ellek: Numaracı. Rol kesen.

‘Emel: İshal.

Emlek: 1) Süt emen kuzu:

Misal:

Gülmemeyden

Bizaram gülmemeyden

Emlek quzı olaydım

Emeydim gül memeyden.

2) Bıngıldak. Bebeklerin tepesindeki kıkırdak doku.

“Emlegı delinır, uşağın tepesine vurma!”

Emtaş: Bkz. “Hemtaş.”

Éndır-: (=İndir-) Burnundan kıl aldırmamak.

‘Engut: Kırmızı renkli bir çeşit kuş. Eskiden, uğur getirdiğine inanılır ve her evde bir çift bulundurulurdu.

Enik: 1) Köpek yavrusu. 2) Çocuk. 3) Eski evlerin büyük kapısının ortasında yer alan küçük kapı. (Bu kapı insanların girmesi için kullanılırdı. Büyük kapı ise at, deve gibi hayvanların avluya girmesi için açılırdı.)

Epri-: Cildin veya bir kumaşın aşırı yıpranması.

‘Erabana: Araba.

‘Erasa: (Farsça, ‘arasta’) Pazar. (Buğday pazarı)

Erbab: Uzman.

Érbe‘e: Çarşamba.

‘Erış: Asma. Üzüm ağacı.

Erin-: Üşenmek.

Erk: 1) Güç. 2) Hatır. 3) Naz.

Err: Erkekler tarafından kullanılan şaşma veya onay bildiren ünlem.

‘Erzele: Eski evlerde, gölgelik amacıyla asma ağacının dallarının üzerine atıldığı, kalınca çitalardan yapılmış çatı.

Eskimo: Bir çeşit dondurma.

Esnaf: 1) Küçük tüccar. 2) İşin uzmanı.

“Haqqo o qızı nasıl tavlamış la, valla helal olsın!”

“Esnaf adam oğlım, bizim kimin mı!”

Esseh: Sahih, gerçek.

‘Eşayır: Aşirete mensup kişi.

Eşkere (Farsça ‘aşikare’): Açıkça, apaçık.

Eşkili: Kara üzüm suyundan yapılan bir çeşit turşu.

‘Etebe: Kapı eşigi.

Exırven: Derilerin işlenirken kireçlenmek üzere konulduğu çukur.

Evirgen: Becerikli.

‘Eynım: Aynen, aynı.

‘Eyretı: (=İğreti), ödünç.

‘Ezap: İşçi, hizmetçi.

Ezelı: Eskiden.

Ezvehlı: Eziyetli iş.

‘Ezye: Entari, fistan.



-F-

Faq: Kapan. Tuzak.

Fen: Üçkâğıt, hile.

Fenci: Üçkağıtçı.

Feqetım: Gel gelelim, ancak.

“Ben senı bellemağa gelecaxtım; feqetım ayağım arğiy, adım atamiyam!”

Feqir: 1) Fakir, yoksul. 2) Saf.

Férik (veya ‘firik’): 1) Taze, turfanda. 2) Kavrulmuş tane buğday. 3) (Argoda) Genç kız.

Fesle-: Urfa argosunda cinsel ilişkiye girmek; ‘geçirmek’.

Feşelleh: Büyükçe açılan ve meyvesi yenen bir çiçek.

Fırdolayı: Çepeçevre.

Fırenk: Domates.

Fıs: İçi boş (meyve veya sebze).

Fıstığı yeşil: (Fıstıki yeşil) Açık yeşil

Fışqı: Büyükbaş hayvan dışkısı.

Fıta: Büyük banyo havlusu.

Filankes: Falanca.

Firkete: Çengelli iğne.

Fitle-: Tahrik etmek.

“İşi gücı qonşıları üstümıze fitlemax! Bilmiyem müzevirlıxtan ne bulmış!”

-G-

Gah: 1) Yüksekçe bir yerin kenarı. 2) Bazen.

Géc: Aptal.

“Niye qarneyde sekiz ze’if getırisen oğlım; géc mısen vülan!”

“Babo acıx bardağa dolı terefınden bax lo; tamam sekiz ze’ifım olabilir, üç tene de éyım var. Onı niye görmisen?”

“Nasıl yanı? Bı durumda siye aferim mı déyım yanı?”

“Hetta eskimo parası bile vermağiy lazım!”

“Yassabur yallah... Eskimo béş qurış mıdı?”

“Béş qurışa eskimoçının yanından géçemisen, babaya rahmet!”

“Babaynan dorğı qonış la! Zatana sekiz ze’if getirmişsen! Géc oğlı géc he vallahi!”

“Babo Allahisen aynı felsefe etrafında dönüp durmiyax lo!”

Géçin-: Ölmek. Rahmetli olmak.

“Hec Fayıq dünegin geçinmış!”

“Allah rahmet étsin!”

Géçmiş: 1) Geçmiş. 2) Bayatlamış.

“Bı portaqallar géçmiş, yiyilmiy!”

Gedemeç: Eşik, odanın girişi, kapı arkası.

Gendı (veya ‘gensı’): Kendisi.

Genedene: Yine de.

Gener: Kendileri.

Genne (veya ‘gensıne’): Kendisine.

Germec: Çamaşır ipi.

Ges: Çamaşır.

Gevende: (Farsça ‘guyende’) 1) Düğünlerde çalıp söyleyen kişi. 2) Aşağılamak amacıyla kullanılan sözcük.

Gevşek: 1) Sıkı olmayan. 2) Tutarsız erkek.

Gez-: Aramak.

Misal:

“Ne gezisen?”

“Cello’ya baxidım, gördi mı?”

“En son ‘Erasada gördüm gensinı!”

Gezenti: Çok gezen (kadın).

Giloz: (=Gros) İçinde yarım düzine mamül olan kutucuk. “Bi giloz kirbit”.

Girrikle-: Kakalamak. Yutturmak.

Gişi: Koca.

“Gişim it olsın getırdığı et olsın!” Urfa Atasözü.

Gizzik: Arının iğnesi.

Göger-: 1)Yeşillenmek.

“Maşallah bahar geldı, tarlalar gögerdı!”

2) Soğan, sarmısak gibi sebzelerin küf tutması.

“Qıymalıya o soğanları dorğama, görmi mısen hepsı gögermış!”

Görüm: Görümce.

Göyün: Gönül.

Gözellıx: Eskiden ‘Şarkçıbanı’ hastalığına duçar olanların yüzlerinde kalıcı izler oluşurdu. İşte bu çirkin izlerin bir kusur değil, tam tersi ‘gözellik’ olduğuna inanılırdı. (Bu ‘buluş’un, çaresizlik anında insanların neler yaratabileceğine ilişkin verdiği ders ilginçtir.)

Gülle: 1) Bomba. 2) Misket.

Gümgüm: Kahve kaynatılan cezve.

Güve: 1) Sanki, güya. 2) Pire.

Güvegı: Damat.

Ğeno: Gıcık alınan kişilere söylenir.

Ğıjjik: Dağınık saç.



-H-

Ha: 1) ‘Ne’ anlamında soru edatı.

Misal:

“’Enzılxa?”

“Ha?”

“Ha denmez, efendım denir! Quydan su çek ges yaxa!”

“(Kendi kendine) Sıfatiya sıçalar! Telezyonda ‘Dallas’ı séyrettı déyene hemın qerıb oldı başıma!”

2) ‘İşte’ edatı.

“Ané qoqa nerde?”

“Ha orda, göziy avucıma mı düşmış görmisen!”

Hadé: Haydi.

Haho: ‘İmdat’, ‘yardım edin’, anlamlarında.

Hallahop: Tantana, hengâme.

Hamaylı: (Arapça ‘hamail’) Muska, tılsım.

Hampa: Komisyoncu.

Hankı: Hangi.

Haqet: Hakikat, hakikaten.

Havala: 1) Havale.

“Onı Allaha havala ettim!”

2) Evin başkaları tarafından görülme durumu.

“Evimizın havalası yox; bizbize rehet rehet heyatta otıriyx!”

Havrız: Lazımlık.

“Hele havrız getirın, İbo sıçmağa başladı!”

Hec: Hacı.

“Hec Nedim.”

Hecci: Bir adlaşmış sıfat. ”Hacı Nedim” yerine kısaca “Hecci”, denir.

Hedik: Kaynatılmış buğday.

Heftayım: (İngilizce ‘halftime’) (Maçta) Devre arası.

Heket: (Arapça ‘hikayet’) Masal, halk hikayesi.

Hekke: Çapa.

Helevet: Tat, zevk.

“İnsan Onın qonışmağından bi helevet alamiy!”

Hemsız: Düşünmeden hareket etmek.

Hemtaş/emtaş: Akran.

Henek: Şaka.

Henın: Yumuşak huylu, cana yakın kadın veya genç kız.

Heppé: Kılıbık erkek, hesaba alınmayan adam.

Heppı: Hepsi, tümü.

Heppo: Çocukların yiyeceğe verdikleri isim.

Heresı: Her biri.

Herıf: Koca, eş.

Herrımiy ol-: Uykusunu almadan uyanmak.

Hesıtle-: Kıskanmak.

Hespe: Deri döküntüsü. Kurdeşen.

Hespır: Urfa’ya özgü ‘Zerde’ tatlısına sarı rengi veren bitki.

Hesso: Sağlam. Dörtdörtlük.

Heşeş (heşheş): 1) Serseri 2) Yerinde duramayan çocuk.

Hevara: Yumuşak, işlenebilir taş.

Hevrız: Lazımlık.

Heyat: Avlu.

Heziran: 1) Kamıştan yapılmış ince baston. 2) Haziran ayı. 3) Argoda ‘penis’.

Hırrobi: Kavga, dövüş.

Him: Temel.

Hindı: Şimdi.

Hopla-: Atlamak.

Hoppa: Züppe, şımarık.

Misal:

“Nesibe’nın qızını alacaxti oğliya, n’oldı?”

“Baxtım çox hoppa bi qız, vazgeçtıx!”

“E, şindiki zamanda hoppa olmıyan qız qaldı mı!”

Höreke: Körük.

Hür: 1) Hakiki. 2) Özgür, bağımsız.

Misal:

“Hür ceviz bi delemem vardı; bilmiyem n’oldı!”

“Xurpı yiyene çin iki bölündı; n’olacax!”

“La sen var ya; hür iyhbinesen Allahma! Oğlım sen kim biye xurp vurmax kim!”

Hüs-: Susmak.



-İ-

İcar: Kira. (İcara vermek= Kiraya vermek)

İcran: İrin, cerahat.

İfax: Ufak.

‘İgal: Erkeklerin başlarına örttükleri neçeği veya puşiyi tutmaya yarayan bağ.

İhtibar: 1) İtibar, saygınlık. 2) İtibaren.

İkircin: Mütereddit; ikircikli.

İlangeç: Yengeç.

İlinçax: Salıncak.

İliş-: 1) Dokunmak.

“Biye ilişme Allahisen!”

2) Yanına oturmak.

“Hele yanıma iliş!”

İllehim: İlla ki.

‘İndekçi: Elçi. Düğünlere konuk çağıran kadın.

İnnedanlıx: İğnelerin muhafaza edildiği küçük kumaş topacı.

İpsiz: Boş gezen; lümpen.

İrax: Irak. Uzak.

İrelı: Eskiden; önceleri.

İsnain: Pazartesi.

İsot: (=Isıotu) Biber.

İsotçı: 1) İsot satan kişi. 2) Urfalılar için (her yemekte biber yemelerine binaen) uydurulmuş vasat zeka ürünü bir sıfat.

İşle-: Çalışmak.

Misal:

“Bı oğliy nanca tembel alışmış; héç işlemiy!”

“Érkeg uşağı éle qedim işler mı! Viii!”

İtin-: Kaybolmak.

“Cüzdanım itinmış, gören oldı mı?”

İxvan: Arkadaş, dost.

İzar: Patiska, basma.

-K-

Ka: Kadınlar arasında ‘ya’, ‘hani’ gibi anlamlarda kullanılan bir edat.

Misal:

“Zahra? Hanı sebeh erkenden gelecaxti ka?”

“Qız daha dünegin birabardıx ka! Ne tez öksediy benı!”

Kéçe: Hayvan kılından yapılan yer sergisi. Kilim.

Kéçel: Kel.

“Kéçelnen kor, şekernen şor...” (Urfa Atasözü)

Kéçeş-: Karıncalanmak, uyuşmak.

Kef: Kaynayan yemeğin üzerindeki köpük.

Kéf: Keyf.

Kéfi: Öylesine. Hiçbir sebep yokken, anlamında bir söz.

Misal:

“Şindı sen benım paramı yanida olmadığı üçün mü vérmisen, yoxsa...”

“Yox; kéfi vermiyem. Yanımda var yoxsa!”

“Kéfi vérmisen?”

“He. O nedir la? Dabança mı! La ben siye heneg ettım! Rebbime... Ha bax qasa açıx zatana! Necmi, poxiy yim!”

Kéfiye: Keyfine. ‘Kafana göre’ anlamında.

Misal:

“Ben çimmağa gelmiyem! Edene uzax!”

“Valla kéfiye... Sona déme siz géttiyz, o qeder kéf, neşşe, hallahop yaptiyz benı çağırmadiyz?”

Kefle-: Ağza atmak, yemek, yutmak.

Misal:

“Al bı Qıripinı (=Gripini ) kefle; bi se’ete çin Allahın izninen bi şéyi qalmaz.”

“Abé ben qırip degilem; qansérem bıralardan uzax!”

“Yav sen benı dinne; kefle déyem siye!”

Kehilde-: Nefes nefese kalmak.

Kehiylan: Küheylan. Asil at.

Kehke: Simit.

Keké: Arkadaş, dost.

Kekeç: Kekeme.

Kekre: Ekşimsi.

Kelep: Kadınların boynuna astığı inci takısı.

Kelime: Cümle, söz.

Misal:

“O günü Mısso dédi dur siye bi kelime sölim; söledı, aqlım durdı!”

“Ne söledı?”

“Dedı; genı gennı aqıllı zanneden herkes ehmaqtır.”

“Oğlım bı, bi kelime degil ki; tam altı kelime?”

“Hé? He, dorğı... Niye biye dedı siye bi kelime sölim élısı?”

“Üsteçellik bını Mısso sölememiş; Volter sölemiş!”

“Yox lo?”

“Emin ol!”

“Dur gidim vurım gavvadı!”

Kelle: 1) Baş. 2) Koyun, kuzu kafasının haşlanmasıyla yapılan yemek.

Kelleçı: Sakatat işiyle uğraşan kişi.

Keme: Bir çeşit yabani sebze ve onun yemeği.

Kendir: Kalın ip. Halat.

Kenger: Yabani, dikenli bir sebze.

Kepez: Bazı kuşların başındaki kalkık tüy.

Kepir: Kıraç yer. Sürülmemiş tarla.

Kepkebe: Zengin, gösterişli adam, ileri gelenler.

Kerçlen-: Bkz. “Kéşlen-”.

Kerkere: 1) Kerli-ferli kişi. 2) Yetişkin, güçlü erkek.

Kerme: Ciltte katmanlaşmış kir.

Kes-: Birisinin arkasından kötü konuşmak.

Misal:

“Miriné Miyeser benı kesiymış, éle mı Xecce?”

“Valla ben éşitmedım!”

“Éşitmediy? Söle bı ne’met heqqı üçün éşitmedım?”

“É, he; o günü bi loxma senı kestı!”

“Niye gendını ikiye ayırmadiy élese; taman benım bacımsan ka!”

Kesmik: İri kıyılmış saman.

Kesil: Yeşil arpa.

Kesim: Mihir. Kız tarafına verilmesi kararlaştırılan ziynet, para vs.

Kestenkele: Kertenkele.

Kéşir: Suç.

Misal:

“Hemamda arxamdan qonışmış ya; baxtım zuvaxta benı görene çin qafasını ögüne egdı!”

“Kéşirı olmasa niye egsın!”

Kéşirlen-: Kendini suçlu hissetmek.

Keşkül: Sefertası. Kap, kase.

Kéşlen-: (Birisiyle) Eğlenmek, alay etmek.

Kéfçı: 1) Eğlenceye düşkün olan. 2) Erkek düşkünü kız/kadın.

Kile: 185 kg’lık bir ölçü birimi.

Kimin: ‘Gibi’ edatı.

Misal:

Ay doğar tapı kimin

Yıldızlar qapı kimin

Ne qarşımda durisan

Baltanın sapı kimin. (Urfa manisi)

Kiprıxo: Kirpi.

Kisqa: Tohumluk soğan.

Kizir: Tarlada bekçilik yapan kişi.

Kor: Kör.

Köfü: Kadınların başlarına taktıkları yüksekçe başlık. Bir çeşit taç.

Köm: Küme.

Kömeç: Ebegümeci.

Köşker: Ayakkabı tamircisi.

Köynek: Gömlek.

Küffik: Küf.

Külek: İçine yoğurt veya su konan tahta kova.

Külfet: Kalabalık aile.

Külünçe: Bir çeşit peksimet; kurabiye.

Küncü: susam.

Kürele-: Kürekle atmak.

Küsegen: Alıngan.

Küşne: Hayvan yemi. Burçak.

Küspe: Susam posası.

Küsülı: Dargın. Küs.

“Miyeser’nen küsüliyem! O günı qoqalarını istedım vermedı!”

Küvre: Kirve, sağdıç.

-L-

Lalik: (Farsça ‘lal’) Dilsiz.

Lappan: Çokça.

Misal:

-Üzıne bi lappan tüfırdım.

-Niye?

-Zuvaxta manto géymağa başlamış!

-Vış esseh mı! Çarşafı éndirmiş yanı?

-He ya!

-E, acıx bi lappan da benım üçün tüfıreydi!

-Aqlıma gelmedı.

-Heppı bınar üzınden dünya pozıliy anam!

-Axır-vaxıt ‘alametı...

Lé: Kadınlar arasında bir ünlem. ‘Ya’ gibi bir anlamı vardır.

Lebenı: Buğday ve yoğurt kaynatılarak yapılan bir yemek.

Lengé: Yavaş hareket eden.

Lenger: Geniş kap.

Léyli: Salıncak.

Liver: Bir tabanca çeşiti. (Rövelver.)

Lo: Erkek erkeğe bir ünlem. ‘Ya’ gibi bir anlamı vardır:

“Lo işte, bi gün gene yüzbaşıyı silleliyem...”

“Yox lo?Yalançiyın?”

“Cayız mı lo!”

Lobıt: Kalın sopa.

Loğ: Bkz. ‘Loğloğ’.

Loğkéş: Toprak damları loğlayan kişi.

Loğla-: Silindir taşla toprak damın üzerinden gitmek.

Misal:

“Qax damı loğla, yağmır yağiy!”

“Yağmır dinsın helbet loğlaram!”

“Enig oğlı enig, dam başımıza çöktıxtan soyna loğlamışsan ne fayda!”

Loğloğ: Büyük taş silindir. Eskiden toprak damlı evlerin çatısında gezdirilmek suretiyle, damın akmaması sağlanırdı.

Lokış: Yokuş.

Lolaz: Börülce.

Loppé: Şişman.

Lord: Çok zengin.

Misal:

“Hecci niye Tames qeymon aldiy?”

“Dédiler bı éyı!”

“Olır mı yav; ne démiş atalarımız; alırsan Ford olırsan lord! Néçiye aldiy?”

...

Lök: Erkek deve.

Lökye: Bir çiçek. (Sardunya)

-M-

Mabal: Vebal.

Mabéyn: İki şeyin arası.

Madar: Değirmen.

Maxsusi: Özellikle.

Malamat: (Arapça ‘melanet’) Rezil-rüsva. Berbad.

Malluta: Bir çeşit manto; çarşaf.

Malxuta (veya ‘marxuta’): Bir çeşit mercimek çorbası.

Mantız: Sacdan yapılmış yemek ocağı.

Maraz: Hastalık.

Marazlı: Hasta kişi.

Marhama: Mendil.

Marıstan: (Farsça ‘maristan’) Akıl hastanesi. Tımarhane.

Masat: Bıçak bileylemeye yarayan demir alet.

Masqan: Kiler. Yüklük. Ardiye.

Masluqa: ‘Yahudiköftesi’ de denen bir yemek.

Maşara: Bahçede sebze veya çiçek dikmek üzere ayrılan bölmeler.

Misal:

Maşarayda ne’ne var

Sözleriyde me’na var

Eliyden çox çekmişem

Üz astiy gene ne var. (Urfa manisi)

Maya: Dişi deve.

Mayasıl: Basur.

Misal:

“Gene mayasılım qaxmış, ni yapım bilmiyem!”

“İsot yisen ondan... Siye deyem yime acıx! Bax ölecaxsan ha!”

“Yimesem de ölürem!”

“Élese çek; qara yére...”

“Atın ölümü arpadan olsın, hele getir o isotları, bi dürmik yapım benbiye! Sen aqlıma düşürdiy!”

Mayana: Anason.

Mecrefe: Bahçe veya bostanda kullanılan bir çeşit kürek.

Meçmeçe: 1) Çelimsiz kadın. 2) Küçük kaşık.

Me’de: 1) Başka.

“Bından me’de param yox!”

2) Mide.

Mehsım: Masum; temiz, suçsuz.

Me’ik: Kuzu.

Mektep: (Eski Urfa argosunda) Genelev.

Melemez: Konuşkan olmayan.

“Melemezin tekidir; Allah üçün sesi solığı çıxmaz!”

Melesir: Bir tür beyaz çiçek.

Melevı: Pike. İnce örtü.

Melhefe: Yastık veya yorgan astarı.

Melles: Kevgir, süzgü.

Menşur: Meşhur, ünlü.

Mereq: Endişe, üzüntü.

“Fazla mereq, insanı qebre qoyar.”

Mertek: Tahta direk.

Meyremxort: Şeker hastalığına iyi geldiği düşünülen bitkisel ilaç.

Méyxoş: Ekşimsi.

Mığal: Ürün. Meyve.

Mıqrız: Cimri.

Mılla: Molla. Hoca.

Mıraz: (=Murat) İstek, dilek.

Mırra: Acı kahve.

Mısırman: Müslüman.

Mışqılléz: Adı bilinmeyen alet. Zımbırtı.

Mıtıl: Yüzü olmayan yorgan.

Mıtrıp: (Arapça ‘mutrib’). 1) Aşağılamak amacıyla söylenir. 2) Düğünde çalgıcılık yapan kişi. Müzisyen.

Mibar: Turfanda; taze meyve, sebze.

Minbar: Bumbar, çöz.

Minnetsiz: Kimseye hesap vermeden; yardım istemeden.

“Canım yimek çekti mı dayım gile getmiyem; lokantadan söliyem. Minnetsiz... Ne lüzum xaxın evine gidecağam!”

Mirin: ‘Öl’, ‘geber’ anlamında.

Mostra: Örnek. (Eskiden bir kumaş alınacağı zaman ondan bir parça götürüp manifaturacıya gösterir aynısından isterlermiş. İşte o parçaya verilen isim.)

Müdebbır: Tedbirli. Tutumlu.

Müsürman: Müslüman.

Müzevir: Arabozucu. Gammaz.

-N-

Nacaq: Eğri küçük balta.

Nadan: Ahmak, bilgisiz kişi.

Nağara: (Arapça ‘nakkara’) Davul.

Nanca: Ne kadar?

Natır: Hamamlarda işçilik yapan kadın.

Naxır: Büyükbaş hayvan sürüsü.

Neccar: Marangoz.

Néçe: (Türkçe ‘nice’) 1) Daha ne kadar. 2) Çok fazla.

“Oğlım, néçe béle tolaz tolaz gezecaxsan; siye déyem bi iş bul çalış acıx!”

Néçek: Eşarp, yazma, başörtüsü

Néçiye: Kaç lira?

Nefssız: Kendine hakim olamayan; her gördüğü yiyecekten yemek isteyen. (Bkz. ‘çillek’)

Ne’met: (Arapça ‘nimet’) 1) Ekmek. 2) Değerli veya kutsal şey.

Nene: Nine.

Neye: Niye, niçin.

Nezel-: İncelmek, zayıflamak.

“Bı qıziy son zamanda épey bi nezelmış!”

Nicoldı: Nereye kayboldu, nereye gitti.

“Bı qız nicoldı gene, beyaxtan yanımdadı!”

Nikkil: Gaga.

Nişara: İnce talaş.

Nişe: Nişasta.

Not: (=Pangınot) Para.

“Bı néçegı qaç nota aldiy?”

Nuska: (Arapça ‘nusha’) 1) Boyna takılan ve içinde ayet yazılı kolye. Muska, hamail 2) İçine fıstık konulup üçgen şeklinde kapatılan pestil.

Nühüset: (Arapça ‘nuhuset’) Uğursuz kişi.

“Sıfatı nühset, neyinden behset!” (Urfa Atasözü.)

-O-

Odır: O kadar, anca işte!

“Bı fiyete çox degil mı sence?”

“Odır lo!”

Oğıllıx: Üvey evlat (üvey oğul).

Misal:

“Bı oğlan kim Behye?”

“Oğıllığım...”

“He. Maşallah. Allah ‘ümürlü éde!”

“Oğlım degil, oğıllığım déyem siye!”

“É, é... Nanca mırdarsan éle!”

Oğın-: 1) Topacın (=delemenin) kendi etrafında hızla dönmesi. 2) Hırsından yerinde duramamak.

Oralıx: Ora. Orası.

“Oralıxtan ev alınır mı; adı üstünde “Kötüler Mahlesı”!

Otıraxçı: Semer veya eyer yapan kişi.

Otıraxlı: Kamil insan. Olgun kişi.

Oyat-: Uyandırmak.

“Benı sebeh erken oyadın!”

Oynaş: Dost; yavuklu.

“Oynaşına inanan arvat ersiz kalır.” (Urfa Atasözü)

-Ö-

Ögde: İlk önce, başta.

Öge: Üvey.

Ökse-: Özlemek.

Örtı: Yatak-yorgan.

“Vaxıt géc oldı; örtılerı serın, yatax!”

-P-

Pabıç: (Farsça ‘papuş’) Pabuç, terlik.

Paqlanguç: Baklava dilimi şekli.

Palan: Semer.

Palas: Eski çul veya kilim.

Palıza: (Farsça ‘palude’) Aytarya, cicibici. Süt ve nişastadan yapılan bir tatlı çeşidi. Yazın, üzerine buz konularak yenilir.

Pambıx: Pamuk.

Pampal: Toraman; üstü tüylü tombul şey.

Pampal pışo: Uzun tüylü kedi.

Pantor: Potur, pantolon.

Parlax: Yakışıklı ve genç erkek.

Parpazla-: Çırpınmak. Can çekişmek.

Paşa: Daha çok erkek çocuklara yönelik bir hitap şekli.

Pata: Berabere.

Misal:

“Tavlada kim uttı?”

“Kimse utmadı; pata...”

Patatya: Patates.

Patpat: Patlamış mısır (popcorn).

Pay biçmek: Oranlamak.

Paydaş: Akran.

Pehkem (Arapça ‘muhkem’): Kuvvetli, sağlam.

Periz: (Farsça ‘perhiz’) Diyet. Rejim.

Perk: Sert, sağlam. (Mecazen; kolay etkilenmeyen)

Peyik: Pantolonda apış arası.

Pırçiklı: Havuç.

Pısik: Kedi.

Pışo: Çocuk dilinde ‘kedi’!

Pıxérik: Baca.

Pin: Kümes.

Pir: Yaşlı (ve üstad) adam.

Piré: Yaşlı kadın.

Pirpirim: Semizotu.

Polat: Çelik.

Potıra: Pudra.

“Oy potıra potıra

‘Emmım qızı otıra

Otırmaxtan ne çıxiy

Gelin ola qurtula

Hala hala hèèè!”

Pöç: Kuyruk sokumu.

Pöçik: Sigara izmariti.

Puc: İşe yaramaz; içi boş.

Pul: Giysi düğmesi.



2 yorum:

  1. Urfalıca söylenen çok kelime var içinde ama birçoğu kürtçe kökenli kelime bunlar...

    YanıtlaSil
  2. Dr Ali Vahip Temamoğulları: yaşayan bir sözlük yapmışsınız ellerinize sağlık

    YanıtlaSil